ÖZ TÜRKÇE NEDİR?(*)
Öz Türkçe, Türkçe düşüncedir. Nice yüzyıllar, gökle yer arasında çağlarının en ileri el ulaklarını kullanarak doğudan batıya, batıdan doğuya koşup akan Türk Ulusu'nun kafası durgun olabilir miydi? Kafa dur mayıp işleyince onun verimi de düşünceden başka ne olabilirdi?
Bence Atatürk dil değişiminin anlattığı en büyük gerçeklik işte budur:Kafayı işletmek, düşünmek.
Atam oğlu düşündü mü kımıldamaksızın duramaz. Her düşünce, bir kımıldamadır. Öz Türkçe, Türk beynindeki kımıldamanın sesidir. Dil değişimi; deniz, toprak, dağ, ağaç gibi insan yapısı olmayan varlıklardan en yeni kurumlara,en ileri yapılara kadar bütün varlığa Türk Ulusu'nun gözünü, gönlünü açmaktır.
Öz Türkçeyi varsın üç beş eskici anlamasın, anlamak istemesin. Biz milyonluk ulusla konuşmak, onunla anlaşmak istiyoruz. Ona "Uyan, iyi yaşa. Eski Türk ataların gibi güçlü, kuvvetli ol. Alacağını kimde olursa al. Vereceğini bil.
Kimseden korkma. Kendini tanı. Büyüğünü küçüğünü tanı. Sana iyilik edenleri başında tut. Kötülük edenleri yere vur!..." diye haykıracağız. Bunları ona,hangi dille söylebilirdik;
(ZatiÂliniz)mi, yoksa (Bendeniz)mi diyerek?
Öz Türkçe, ulusun birbiriyle anlaşmasının sesidir. Kara budunun bize söyleyeceği, bizim ona söyleyeceklerimiz var. Ulus işlerini yüklenmiş olanlar ulusa anlaşılır bir dille düşünüp söylemezlerse ulusçuluk, bir kuru sözden özge ne olabilir?
Varsın Arabçalı, Farsçalı sözlerden ayrılmak istemeyen üç beş tiryaki Osmanlıca ile (haşr) olsun. Biz Sadabad bahçelerinden arta kalmış bülbüllerin sesini değil. yaşamak isteyen bir yığının dilek haykırışını duymak, can kulağımızı onun bağrı üstüne koymak istiyoruz. Ancak ondan aldığımız duygulardan ulusal bir deyiş çıkacak. Biz onu yazmak, onu söylemek
kaygısındayız. Dil değişimine inananlar, ona yürekten katılanlar; evimizde oturup düzgün kafiyeli, Nedim ağzından gazeller yazarak kendimizi ve iki üç (tiryaki)yi eğlendirmek hevesinde değiliz. Bizim bütün düşüncemiz, derisi katılaşmış eline sapanını tutan, çatlak topuklu, çorapsız ayağıyla Türk topraklarının göbeğine basan yurttaşlarımızın dediğini anlamak, istediğini yapmak, yapmasını istediğimizi ona kolayca anlatmaktır.
İşte öz Türkçe, bu kaygıları, bu dilekleri, bu ülküleri anlatan; bu
kaygılarda, bu dileklerde, bu ülkede ulusun anlaşmasına yarayan bir dildir.

*H.Âli Yücel - 15.11.1934

Bilgiyi gönderen:Büşra AYAR, 6-A

   

    

Bilmeceler

            “Anadolu halkının özelliklerinden, başarılarından biri de bilmece konusunda görülür. Bilmeceler halktaki anlayış yetisinin yaşamsal ışımalarıdır. Onları kimin türettiği, kimin, ne zaman söylediği bilinmez. Toplum düşüncesinin böylesine ortak bir ürünüdür.

Anadolu’da aşağı yukarı bütün doğa varlıklarıyla, insan davranışlarıyla, araçlarla ilgili bilmeceler vardır. Bilmecelerde genellikle iki özellik göze çarpar. Biri, bilmecenin, bir şiir niteliği taşıması, şiiri kuran özlerin, onda yer tutmasıdır. Bilmecenin dokusunu ören şiir iplikleri ona ayrı bir tat, ayrı bir sevimlilik, bir yumuşaklık kazandırır. Böylece bir sanat yaratması olup çıkar bilmece. Öteki, bilmecenin bir tekerleme niteliğinde oluşudur. Tekerleme niteliği taşıyan bilmecelerde sözlerin belli bir anlamı yoktur.

Bilmeceler yapı bakımından ikiye ayrılır. İlkin birbirine benzeyen, aralarında ses uyumu bulunan sözlerin (bunlar uydurma da olur) sıralanışı. Bu durumda bilmece bir müzik uyumu taşır. Sözler arasında, uyumun sağladığı anlamsız bir bir bağlantı vardır. Daha doğrusu bilmecenin anlamı ikinci bölüme sığdırılır. Birinci bölüm çoklukla bir giriş niteliğindedir. İlk bölümde ses uyumuna, kolay söyleyişe, ikinci bölümde anlama önem verilir."  

            Kaynak: (İsmet Zeki Eyüboğlu, Anadolu İnançları, Anadolu Üçlemesi 1, Toplumsal Dönüşüm yayınları.)

Bilgiyi gönderen: Yaşar ŞAHİN, 7-C

                  

 

      

TİYATRO NEDİR?

Bir öyküyü, sahne olarak ayrılmış bir yerde, oyuncuların söz ve
hareketleriyle canlandırma sanatı.
Tiyatro sözcüğü Yunanca'da "seyirlik yeri" anlamına gelen theatron'dan
türetilmiş, dilimize İtalyanca'daki teatro sözcüğünden geçmiştir. Günümüzde modern bir tiyatro binası başlıca üç bölümden oluşur.
- İzleyicilerin oturarak oyunu izlediği oditoryum;
- Oyunun sergilendiği sahne;
- Sahnenin iki kenarında ve arkasında, çeşitli dekor ve gereçlerin bulunduğusahne arkası yada kulis.

TİYATRONUN KÖKENİ

Tiyatro da başka sanatlar gibi dinsel törenlerden doğmuş, sonra dindenbağımsızlaşarak sanatlaşmıştır. Kökeninde, ilkel insanın doğa olaylarınıkendi bedensel hareketleriyle simgesel olarak temsil etme çabaları yatar.
     Avrupa'da Üst Paleolitik Çağdan (İ.Ö 40-10 bin yıl önce) kalma mağara
resimlerinde, ellerine ve yüzlerine hayvan postları geçirmiş insanların
ritmik hareketler yaptığı görülmektedir. Bunlar, maske ve köstüm
kullanımının, dolayısıyla tiyatronun ilk örneği sayılır. Maske, kişinin
kendi kimliğinin aşarak başka kimlikleri ve daha genel varlık biçimlerini
temsil etmesinin en etkin yollarından biridir.
İlkel toplulukların animist inançlarına göre, yinelenen doğal olayların
ruhları, kişilikleri vardı; bu kişiler, sonradan tapınma nesnelerine,
tanrılara dönüştü.İnsanlar, belli zamanlarda yapılan törenlerde bu tanrıları temsil eden maskelere bürünerek kendi yaşamlarını etkileyen doğa olayları üzerinde denetim kurmaya çalıştılar. Yağmur yağdırmak ya da avda başarılı olmak için yapılan törenler danslar, Kurallı oyunun ilk örneğiydi. Eski inançların hemen hepsi görülen "ölme ve yeniden dirilme" teması da, insanlara verdiği kılık değiştirme ve kişileştirme olanaklarıyla, tiyatronun çıkış noktalarından biriydi. Mevsimlerin dönüşü, kışın bahara dönüşmesi gibi yinelenen doğa olayları, eski yılı temsil eden kralın yeni yılın kralın karşısında yenik düştüğü bir törensel boğuşmayla temsil ediliyordu.

            Başlangıçta canlı insanların kurban edildiği bu boğuşma ve ölümler zamanla simgeleşti, iki ayrı gücün çatışması da yerini tek bir gücün ölüm ve yeniden dirilme törenine bıraktı.
Bazı başka kuramlara göre ise tiyatronun kaynağı şamanist inançlardır.
Şamanist törenlerin özelliği, izleyici ya da katılımcılara, tanrısal gücün
simgesi yerine kendisini göstermesiydi. Bu törenlerde belirli kurallara
uygun davranışlarla kendinden geçen şaman, öte dünya ile bu dünya arasında bir aracı rolü üstlenmektedir.
Tiyatro, bugün de kökenindeki bu iki eğilimin izlerini taşır, bu iki eğilim
arasındaki gerilimden güç alır: Bir yanda doğa güçlerini simgesel olarak
canlandırma, temsil etme işlevi; öte yanda, doğaüstü güçlerin görünmesine aracılık etme işlevi. Doğaya öykünme kuramına göre, tiyatronun en önemli öğesi kılık değiştirmedir.

Gön: Ecem Balcı, 7-A

     

BAŞLICA DİL GRUPLARI VE TÜRKÇEMİZİN

DÜNYA DİLLERİ ARASINDAKİ YERİ


Dil Grupları:
 
Diller, kelime yapılarının ortak ve farklı özelliklerine göre üçe ayrılır. Bunlara dil grupları denir:
 
1. Tek heceli diller
 
Kelimeler tek hecelidir. Yapım ve çekim ekleri yoktur. Kelimeler cümledeki kullanım yerlerine göre anlam kazanırlar. Çince, Japonca
   
2. Eklemeli (bitişken) diller
 
Kelimelerin kökleri değişmez, Kullanımda kelimeye getirilen ekler, kelimelerin anlamlarını ve görevlerini belirler. Türkçe, Moğolca, Macarca
 
3. Çekimli (bükümlü) diller
 
Kelimeler kullanımda değişiklerle uğrar. Ön-ek, iç-ek, son-ek kavramları vardır. Bazılarında ünsüzler değişmez, ünlüler değiştirilerek yeni kelimeler yapılır. Yani kökler ünsüzlerden ibarettir. Arapça, Farsça, İngilizce, Hintçe vb.
 
Dil Aileleri:
 
Diller, köken bakımından aralarında bulunan akrabalık bağlarına göre ailelere ayrılırlar. Burada esas alınan, “ana dil”dir. Akraba diller bu ana dilden ayrılmıştır. Ana dilden ayrılan diller farklı birer dil olduktan sonra bu diller içerisinde lehçeler, şiveler ve ağızlar oluşabilir.
 
Başlıca dil aileleri şunlardır:
 
1.  Hint-Avrupa Dilleri
 
   a.  Asya Dilleri: Hintçe, Farsça
 
   b.  Avrupa Dilleri: Germen Dilleri (Almanca, İngilizce), Lâtin Dilleri (İtalyanca, Fransızca, İspanyolca), Slav Dilleri (Rusça, Bulgarca, Sırpça)
 
2.      Hami-Sami Dilleri: Arapça, İbranice
 
3.      Çin-Tibet Dilleri: Çince, Tibetçe
 
4.      Ural-Altay Dilleri:
 
   a.       Ural Dilleri: Fince, Macarca
 
    b.      Altay Dilleri: Türkçe, Moğolca, Mançu-Tunguz dilleri
 
5.      Bantu Dilleri: Habeşçe, Afrika dilleri
 
Türkçenin Dünya Dilleri Arasındaki Yeri
 
1.      Türkçe Ural-Altay dil ailesinin Altay koluna mensuptur.
 
2.      Türkçe eklemeli (sondan eklemeli) bir dildir. Değişmez kökler, yapım ve çekim ekleri vardır. Öncelik yapım eklerinindir. Yapım ekleri anlam; çekim ekleri de görev  belirler.
 
3.      Türkçede kalınlık-incelik ve düzlük-yuvarlaklık uyumları vardır. Ünsüzler arasında da sertlik-yumuşaklık uyumu vardır.
 
4.      Söz diziminde kelimeler yardımcı öğelerden ana öğeye doğrudur.

      

İSTİKLAL MARŞIMIZ

VE AÇIKLAMASI


Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim, milletimindir ancak
.

Mehmet Akif, Türk milletine cesaret ve tahammül aşılamak için ve onda bulunan duyguları harekete geçirmek için, şiirine korkma sözüyle başlıyor. Bayrak bir milletin  geleceğinin ve bağımsızlığının sembolüdür. Bayrağın sönmesi Türk milletinin istiklalini kaybetmesidir. Şair ülkemizde tek bir insan kalana kadar bu vatanı savunacağımızı belirtiyor. O halde en son Türk bireyi son nefesini vermeden Türk istiklal ve bağımsızlığını yok etmek, Türk bayrağını söndürmek mümkün değildir. Zira bayrağımız milletimizin yıldızıdır. Bayrağın kaderi ile milletimizin kaderi birbirine bağlıdır. Bayrak bizimdir, biz yaşadıkça onu elimizden kimse alamaz.Türk milletinin bütün fertlerini öldürmedikçe bağımsızlığını kimse yok edemez.

Çatma, kurban olayım çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal...
Hakkıdır, Hak'a tapan milletimin istiklal
!

Şair, ikinci kıtada bayrağımızın o zaman ki kırgın, küskün, öfkeli halini dile getiriyor. Türk vatanının bazı parçaları, işgal edilmiştir. Bu yüzden bazı bölgelerde bayraklarımız indirilmiş, yerine düşman bayrakları asılmıştır. Kaş çatmak, öfke halini ifade eder. Kaş ayrıca, edebiyatımızda hilale benzetilir. Sevgilinin kaşları daima hilal şeklinde gösterilmiştir. Bayraktaki hilal de tıpkı nazlı bir sevgilinin kaşı gibi çatılmıştır. Kahraman Türk milletini üzmektedir. Türkün beklediği, özlediği gülen bir bayraktır.Türk bayrağının gülmesi göklerde dalgalanmasıdır. Bir aşığın sevgilisinden güler yüz beklemesi gibi bağımsızlığa aşık Türk milleti de özgürlüğün sembolü olan bayraktan gülmesini beklemektedir. Bu milletimizin en doğal hakkıdır. Çünkü, Türkler bağımsızlıkları ve bayrakları uğruna pek çok kan dökmüşlerdir. Bu kanları bayrağa helal etmeleri için onun da nazlanmayı bırakıp, göklerde dalgalanması gerekir. Türk milleti daima Allah'a inandığı için özgürlük onun hakkıdır.

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaştım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarim.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım
.

Şair "ben" diyor.(Ancak kastettiği mana aslında bizdir Türk milleti adına konuşmaktadır) Türk milleti ezelden beri hür yaşamıştır,hür yaşayacaktır. Onun özgürlüğünü elinden almak isteyen ancak çıldırmış olmalı,zira böyle bir harekete kalkışanlar ağır bir şekilde cezalandırılır. Türk milleti bağımsızlığı uğrunda önüne çıkacak her engeli aşacak güçtedir. O; böylesine yüce bir amaç için dağları delecek, enginlere sığmayıp,denizleri taşıracaktır güçtedir.

Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
"Medeniyet!" dediğin tek dişi kalmış canavar
?

Bu kıtada şair vatanımızı istilaya kalkışan Avrupalılara meydan okuyor. 20. asrın başında Avrupa medeniyeti 19.yy. deki görkeminden oldukça uzaktır. O sebeple şair batıyı tek dişi kalmış canavara benzetiyor. Ancak Avrupa mevcut teknik imkanlarını seferber ederek topuyla, tüfeğiyle, tankıyla bizi yok etmeye çalışmaktadır. Mehmetçik ise bu güce topla, tüfekle, mızrakla, kılıçla cevap vermeye çalışmaktadır. Avrupalı kendini çelik zırhla korurken Mehmetçik ona iman dolu altın göğsüyle karşılık vermektedir.

Arkadaş! Yurdumu alçakları uğratma, sakin.
Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.
Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın...
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın
.

Şair kahraman Türk askerine hitap ediyor. Türk yurdunu alçakları uğratmaması için gerekirse canini feda etmesini öneriyor. Şehit gövdelerinin meydana getireceği siperler düşmana mani olacaktır. Mehmet Akif düşmanın çok kısa bir süre içinde bu hayasızca akına son vereceği Allah'ın Türk milletine Kuran-Kerimde vaat ettiği zafer gününün yarından bile daha yakın bir zamanda doğacağına inanmaktadır.

Bastığın yerleri "toprak!" diyerek geçme, tanı:
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı
.

Şair Türk ordusuna vatanin kutsallığını hatırlatıyor. Toprak ile vatan arasında büyük bir fark vardır. Toprağı vatan haline getiren onu elde etmek ve korumak için savaşan fertlerin varlığıdır. Kısacası sıradan bir toprak büyük bir değer taşımaz; ama vatan toprağı uğrunda şehit olan atalarımızın o topraktaki mezarlarıdır. Bu kutsal vatani dünyalara değişmeyiz. Toprak dünyanın her yerinde bulunur. Ancak atalarımızın kanlarıyla sulanan topraklar vatanimiz üzerindedir.

Kim bu cennet vatanının uğruna olmaz ki feda?
Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda!
Canı, cananı, bütün varımı alsında Huda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda
.

Bu vatan cennet kadar kıymetlidir. Şehit olanların ruhu dini inanışımıza göre doğrudan doğruya cennete gider. Şehitlerimiz bu vatan toprağında yattığı için cennetten farksızdır. Bir avuç toprağı sıksak şehitler fışkıracak sanırız. Canımızdan çok sevdiğimiz insanları varımızı yoğumuzu Allah alsında yalnız yaşadığımız sürece bizi vatanımızdan ayrı düşürmesin.

Ruhumun senden, ilahi, şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.
Bu ezanlar-ki şahadetleri dinin temeli-
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli
.

Allah'a şair hitap ediyor. Mehmet Akif'in Allah'tan tek dileği ibadet yerlerinin göğsüne düşman elinin değmemesidir. Camilerimizden okunan ezanlar sonsuza kadar Türk yurdunun üstünde inlemelidir. Çünkü bu ezanlar dinimizin temelidir.

O zaman vecd ile bin secde eder-varsa-taşim,
Her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-ı mücerred gibi yerden na'şım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım
.

Ezan sesleri yurdumuzun üstünde inledikçe şehitlerimizin de ruhları şad olacaktır. Ezan sesi sadece yaşayanlara değil, ölülere hatta onların mezar taşlarına bile tesir eden yüce bir anlam taşır. Şehit atalarımızın her şeyden arınmış ruhları yerden fışkıracak, ezan sesiyle ayağa kalkacak ve dışa yükselecektir.

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk'a tapan, milletimin istiklal
!

Şair zafer gününün heyecanını yaşıyor. Şanlı bayrağımız dalgalandıkça gökyüzünü şafakla yarış edercesine gökyüzünü kızıl renge boyamaktadır. Türk milleti yeniden bağımsızlığına kavuşmuştur. Artık onun için yok olma korkusu kalmamıştır. Bayrağımız şehitlerimizin kanlarını hak etmiştir. Bağımsızlık Allah'a tapan ve doğruluktan ayırmayan Türk milletinin en doğal hakkıdir.

Mehmet Akif ERSOY

 

     

  

GELENEKSEL TÜRK TİYATROSU

 

GÖLGE OYUNU (KARAGÖZ-HACİVAT)

                      Karagöz deve veya manda derisinden yapılan tasvir adı verilen insan, hayvan veya eşya şekillerinin çubuklar yardımıyla arkadan verilen ışıkla beyaz perde üzerinde hareket ettirilmesi esasına dayanan gölge oyunudur. Oyun adını, başkişisi olan Karagöz'den almaktadır.

                     18. yüzyıldan itibaren kesim biçimini alan Karagöz halkın en sevilen eğlence türlerinden biri olmuştur. Karagöz, tek sanatçının yeteneğine bağlı olarak oynatılır. Perdedeki tasvirlerin hareket ettirilmesi, değişik tiplerin seslendirilmesi, şive ve taklitlerin hepsi bir sanatçı tarafından yapılır.

          Karagöz'de işlenen konular komik öğelerle verilir. Çifte anlamlar, abartmalar, söz oyunları, ağız taklitleri belli başlı güldürü öğeleridir.

          Karagöz'de işlenen konular komik öğelerle verilir. Çifte anlamlar, abartmalar, söz oyunları, ağız taklitleri belli başlı güldürü öğeleridir.

           Oyunun baş kişisi Karagöz ve Hacivat'tır. Karagöz halkın ahlak ve sağduyusunun temsilcisidir. Özü sözü birdir. Hacivat ise medrese eğitimi görmüş, kaypak, düzene uyan birisidir. Diğer tipleri Tuzsuz Çelebi, Matiz, Beberuhi, Arnavut, Yahudi, Çerkez, Kürt, Laz, Tiryaki, Zenneler vb. oluşturur.

     

 

ORTAOYUNU

Karagöz'ün perdeden yere inmiş bir türü olan ortaoyunu 15. yy'dan itibaren gelişmeye başlamış ve dramatik karakterini 19 yy'ın birinci yarısında kazanmıştır.

Çevresi seyirciler ile çevrili bir alanda oynandığı için bu ismi almıştır.

Şehir halk tiyatrosu olan "Ortaoyunu"nun belli başlı iki kahramanı kavuklu ve pişekar'dır. Ortaoyunu bu iki karakterin arasında geçen söz düellosuna dayanır. Kavuklu cahil görünüp, ahmak geçinen telaşlı, kurnaz neşeli bir halk adamıdır. Pişekar ise okumuş işgüzar, iyiyi kötüden ayırt eden yaşlı bir kişidir.      

Kavuklu ve Pişekâr dışında Karagöz oyunundaki diğer tipleri (Acem, Karadenizli, Arnavut, Tuzsuz Deli Bekir, Zenneler vb.) Ortaoyununda görmek mümkündür.

Ortaoyununda "Yeni Dünya" adı verilen basit paravana, evi yuvarlak masada dükkanı temsil eder. İki iskemlede dekoru tamamlar.

    

 

MEDDAH

Hikaye anlatmak olan meddahlık taklit yapma sanatıdır. Perdesi, sahnesi, dekoru, kostümü bir sanatkarda toplanmış bir temâşadır (gösteridir).

Meddah bir sandalyeye oturarak dinleyicilerine hikayeler anlatır. Meddahın anlatışını, günlük yaşamdaki olaylar, masallar, destanlar, hikayeler ve efsaneler oluşturur.

Meddahın aksesuarını bir mendil ile bir sopa-baston oluşturur. Genellikle güldürücü, ahlaki ve edebi sonuç çıkarılacak hikayelerine klişeleşmiş "râvıyân-ı ahbar ve nâkılân-ı âsar ve muhaddisân-ı rüzigar şöyle rivayet ederler ki" şeklinde sözbaşı ile başlar, daha sonra kahramanları sayıp hikayesini anlatır. Meddah hikayenin kahramanlarını kendi yöresinin dili ve şiveleri ile konuşturan insandır. Meddah çok oyunculu bir tiyatro eserinin tek sanatçısı, oyuncusu konumundadır. Okumanın gelişmediği, dinlemenin rağbet gördüğü zamanlarda Osmanlı Sarayında şehirlerde, kasabalarda, ramazan gecelerinde, sünnet düğünlerinde, kahvehanelerde bu sanatı sürdürürdü. Bu sanatın günümüzdeki uzantısı Stand-up’tır.

 

             

 

 

  

KAŞGARLI MAHMUD VE

DİVAN-I LUGATİ’T TÜRK

 

  • Divan-ı Lugati't-Türk, Kaşgarlı Mahmut tarafından Bağdat'ta 1072–1074 yılları arasında yazılan Türkçe-Arapça sözlüktür. 
  • Kaşgarlı Mahmut, Karahan Hükümdar sülalesine bağlı bir şehzadedir. 
  • Eser Türk dilini Araplara öğretmek amacı ile kaleme alınmıştır. 
  • Divan-ı Lugati’t Türk, Türkçe'nin bilinen en eski sözlüğü ve dilbilgisi çalışması olup, Orta Asya yazı Türkçesi hakkında varolan en kapsamlı ve önemli dil anıtıdır. 
  • Ayrıca Türklerin tarihine, coğrafi yayılımına, boylarına, lehçelerine ve yaşam tarzlarına ilişkin kısa bir önsöz ve metin içine serpiştirilmiş bilgiler mevcut olan bu eser milli bir kültür anıtıdır. 
  • Türkçe kelimelerin ve ilgili örneklerin manaları Arapça verilmiştir. Araplara Türkçeyi öğretmek maksadı ile o zamanki Arap lügatçiliği geleneğine uyulmuş ve Türkçe kelimeler, Arapça kelimelerin özelliklerine göre sıralanmıştır. 
  • Eserde Türkçenin söz dizimine ait birçok bilgi bulunmaktadır. 
  • Türk boyları, ülkeleri, adetleri ve çeşitli destanlar hakkında bilgi verilen eserin yazarı Kaşgarlı Mahmut Türkolojilin babası sayılmaktadır. 
  • Arapça olmakla beraber içinde çok sayıda Türkçe kelime ile Türk Halk edebiyatından ve halk dilinden alınmış çok sayıda şiir örnekleri, Türkçe deyimler ve atasözleri vardır. Elyazması nüshası 638 sayfadır ve yaklaşık 9000 Türkçe kelimenin oldukça ayrıntılı Arapça açıklamasını içerir. 
  • Divan-ı Lugat’it Türk’teki Türkçe örnekler, GökTürk yazıtlarından bu yana bize ulaşan en eski Türk edebiyatı hatıralarıdır. 
  • Divan-ı Lugat’it Türk’te verilen örnekler arasında çok sayıda koşuk(şiir türü), sagu(ağıt) ve sav (atasözü) örnekleri bulunmaktadır. 
  • Kaşgarlı Mahmut’un Divan-ı Lügat’it Türk adlı eserinde Saka Türkleri hükümdarı Alp Er Tunga’nın ölümü üzerine söylenmiş sagunun örneğine rastlanmaktadır. 
  • Dıvan-ı Lugat'it Türk'te İslam etkisine geçiş dönemi eserlerinin tamamında da var olan Şamanizme ait kelime örnekleri de bulunmaktadır. 
  • Kaşgarlı Mahmut İslamiyet'in kabulünden sonraki Türk milliyetçiliğinin ilk temsilcisidir. 
  • Büyük dil bilgini `Kaşgarlı Mahmud`’un `Divan-ı Lügat-it Türk` isimli muazzam eseri, 1910’a kadar adı bilinen, fakat kendisi bulunamayan bir eserdi. Diğer bir deyişle, o zamana değin, eserin sadece adı vardı, fakat kendisi ortada yoktu. Eser, bugün bütün dünyada biliniyor, hakkında makale, kitap yazılıyor ve üzerinde tartışmalar yapılıyorsa, bunu büyük kitap aşığı, ilim ve kültür sevdalısı `Ali Emiri Efendi`’ye borçluyuz. Ali Emiri Efendi, Kaşgarlı Mahmud tarafından 1072–1074 yıllarında Bağdat’ta Abbasi Halifesine sunulmak üzere yazılan bu muhteşem eseri, sahaflarda(eski kitap alıp-satan kitapçı) Divan-ı Lügat-it Türk olduğu bilinmeden satılırken, fark etmiş ve satın alarak Türk kültür hayatına kazandırmıştır. Bu sebeple, Ali Emiri Efendi’nin isminin, eserin yazarı Kaşgarlı Mahmud ile birlikte her zaman anılmayı hak ettiğine şüphe yoktur.  

Divan-ı Lügati't-Türk'ün Önsözü

“Tanrının devlet güneşini Türk burçlarından doğurmuş olduğunu ve Türklerin ülkesi üzerinde göklerin bütün dairelerini döndürmüş olduğunu gördüm. Tanrı onlara Türk adını verdi. Ve yeryüzüne hâkim kıldı. Cihan imparatorları Türk ırkından çıktı. Dünya milletlerinin yuları Türklerin eline verildi. Türkler Tanrı tarafından bütün kavimlere üstün kılındı. Haktan ayrılmayan Türkler, Tanrı tarafından hak üzerine kuvvetlendirildi. Türkler ile Birlikte olan kavimler aziz oldu. Böyle kavimler Türkler tarafından her arzularına eriştirildi. Türkler, himayelerine aldıkları milletleri kötülerin şerrinden korudular. Cihan hâkimi olan Türklere herkes muhtaçtır, onlara derdini dinletmek, bu suretle her türlü arzuya nail olabilmek için Türkçe öğrenmek gerekir.”

 

Divan-ı Lugat'it Türk'te Bulunan Sav(Atasözü) Örnekleri

 

Eski Türkçe:               Erdem başı tıl.

Günümüz Türkçesi:   Erdemin, yani faziletin başı dildir.

Eski Türkçe:               Ot tise ağız köymez.

Günümüz Türkçesi:   Ateş demekle ağız yanmaz.

Eski Türkçe:               Közden yırasa köngülden yime yırar.

Günümüz Türkçesi:   Gözden ıraklaşan gönülden de ıraklaşır.

Eski Türkçe:               Tağ tağka kavuşmas kişi kişike kavuşur.

Günümüz Türkçesi:   Dağ dağa kavuşmaz insan insana kavuşur.

Eski Türkçe:               Suv görmeginçe etük tartma.

Günümüz Türkçesi:   Suyu görmeden pabuç çıkarma.

        

 

                 

KELOĞLAN KİMDİR?

Tanınmış bir masal kahramanıdır. Anadolu insanının büyük düşler kurabilen, ama en büyük ödülleri de elinin tersiyle itebilen, erdemli, sağduyulu, biraz saf, biraz romantik, fazlasıyla pratik zekâlı temsilcisidir. Türk masalı denilince akla gelen ilk isimlerden biridir Keloğlan…

Bir masal kahramanı olduğu için gerçek hayatta yaşamamıştır, ancak yüzyıllardır süregelen masal geleneğimizde, masalları kuşaktan kuşağa anlatıldıkça, Keloğlanımız yaşayan bir karakter gibi günümüze kadar gelebilmiş ve varlığını sürdürmüştür. Bizim de, bu ulusun bir ferdi olarak ilk görevimiz kültürümüzü korumak ve geliştirmekse; Keloğlan’ı her zaman canlı tutmalıyız. Bu da onun masallarını dinlemek, anlatmak ve bu sayede gelecek kuşaklara aktarmakla mümkündür.

Keloğlan karakteri birçok kez sinemaya da uyarlanmıştır. Türkiye'de Keloğlan'ı en fazla oynayan sanatçı Rüştü Asyalı'dır. Son olaraksa sinemada bu rolü Mehmet Ali Erbil canlandırmıştır.

                                     Rüştü ASYALI          Mehmet Ali ERBİL

 

Ahmet TUNALI

Keloğlan ve Padişah

Metel metel mengi çatal. İki sıçan göt atar. Bindim uzun boynuna, çıktım Halep yoluna. Halep yolu sarp Pazar içinde maymun gezer. Maymun beni korkuttu. Kulağımı sarkıttı.

Bir varmış bir yokmuş, Allah’ın kulu çokmuş, çok söylemesi günahmış. Diyarın birinde bir Keloğlan ve bir de bunun anası varmış. Keloğlan ve anası eski bir evde otururlarmış. Bir gün anası gelerek Keloğlan’a demiş ki:

—Al oğlum, babadan kalan altınları bozdur da bir usta getir ki şu evi başımıza yıkılmadan yeniden yaptıralım.

Keloğlan altınları almış, yolda giderken bir topluluğun kedinin birisini dövdüklerine şahit olmuş. Hemen ortaya atılarak:

—Alın şu altını da onu dövmeyi bırakın, demiş.

Altını vererek kediyi kurtarır, kediyle beraber yoluna devam eder. Bir süre gittikten sonra bir de bakar ki bu seferde yine üç-beş kişi bir köpeği sopalıyor. Yine hemen müdahale ederek:

—Durun ne yapıyorsunuz, alın şu altını da o hayvanı dövmeyi bırakın, der.

Böylece köpeği de kurtarır ve yanında hem köpek, hemde kedi olduğu halde yoluna devam eder. Tam şehre yaklaştığı sırada yine bir kalabalıkla karşılaşır. Bu seferde oduncular bir meşe kesmiş ve içinden çıkan büyük yılanı öldürmeye çalışıyorlarmış. Yine Keloğlan dayanamaz ve:

—Şu bir altını alında o yılanı serbest bırakın, der.

Bu şekilde yılanı da kurtarır.

Yılan Keloğlana:

—Hey âdemoğlu ben yılanlar padişahının oğluyum. Babamla kızıştık ve buraya saklandım. Lakin yerimi buldular, gel beraber tekrar babama gidelim, der. Keloğlan ve yılan birlikte padişah yılanın huzuruna çıkarlar. Şehzade yılan olanları babasına anlatınca padişah yılan buna sevinir ve Keloğlanı mükâfatlandırmaya karar verir. Keloğlana seslenerek:

—Dile benden ne dilersen, âdemoğlu, der. Tam bu sırada padişahın oğlu şehzade yılan Keloğlan’a fısıldayıp, dilinin altındaki mührü istemesini söyler. Keloğlan da:

—Mührünüzü istiyorum, deyince Padişah yılan:

—Benim en kıymetli hazinemi istiyorsun ama oğlumu kurtardığın için yine de vereceğim, der. Sonrada bu mühre ne emrederse onun yerine geleceğini söyler ve mührü Keloğlan’a verir. Keloğlan mührü, kediyi ve köpeği alıp evine gelir. Oğlunun boş geldiğini gören anası Keloğlanı epey azarlar. Ertesi gün Keloğlan anasına:

—Ana bana git padişahın küçük kızını iste, der. Anası olmaz oğlum, koskoca padişah kızını sana verir mi? dediyse de Keloğlan’ın ısrarı üzerine çaresiz gider padişahtan küçük kızını Keloğlan’a ister. Padişah da:

—Benim sarayımın karşısına aynı güzellikte bir saray yaptırırsanız kızımı veririm, der. Anası gelip olanları Keloğlan’a anlatır. Keloğlan gülerek:

—Ne üzülüyorsun ana, beş dakikalık iş, der. Hemen mühürden bir saray yapmasını ister ve koskocaman bir saray ortaya çıkar. Ertesi sabah padişah uyandığında sarayı görünce şaşırır ve çaresiz olarak kızını Keloğlan’a verir.

Keloğlan yeni sarayında mührü en güzel köşeye koyar. Bir gün Keloğlan evde yokken, bu mührün varlılığından haberdar olan birisi boncukçu kılığında gelir ve Keloğlan’ın karısına inci, boncuk satmak ister. Hiç parası olmadığını söyleyen geline, evde bulunan ne varsa getir, alırım deyince gelin de gider mührü getirir ve satıcıya verir. Uyanık adam mühürü aldığı gibi gölün karşı tarafına geçer ve Keloğlan’ın sarayı olduğu yerde yığılı kalır. Padişah da kızını Keloğlan’dan alır. Akşam kedi ve köpekle eve gelen Keloğlan olanları duyduğundan üzüntüden renkten renge girer. Bu sırada kedi ortaya atılarak:

—Mührü ben bulurum, ama gölü geçemem, der.

Köpek de:

—Ben gölü yüzerek geçebilirim, sen de sırtıma oturursun, sen de geçmiş olursun, der. Kedi köpeğin sırtına biner ve karşıya geçerler. Adamın evinin önüne varınca, köpek kapıda beklemiş, kedi bir fare yakalayıp kuyruğuna acı biber sürmüş. Daha sonra içeri girmiş ve mühürü çalan adam uyurken farenin kuyyruğunu adamın burnuna sokmuş. Böylece adam hapşırmış ve dilinin altındaki mühür dışarı fırlamış. Kedi hemen mühürü kapmış ve köpeğe binmiş. Tam gölün ortasına geldiklerinde kedi mühürü ağzından düşürür ve onu bir balık yutar. Bu sefer de iş köpeğe düşer. Keloğlan ve köpek balık pazarına gidmişler. Köpek tek tek balıkları koklayarak mühürün hangi balığın karnında olduğunu Keloğlan’a göstermiş. Keloğlan da hemen o balığı satın almış ve beraber eve gelmişler.

Keloğlan tekrar sarayına ve karısına kavuşmuş ve yeniden kırk gün kırk gece süren bir düğünle evlenmiş. Kedi, köpek, Keloğlan, karısı ve anası hep beraber mutluluk içinde yaşamışlar.

          

 

“TÜRK” SÖZCÜĞÜNÜN ANLAMI

Türk adının tarih sahnesine çıkışı MS VI yy'da kurulan Kök-Türk Devleti ile olmuştur. Orhun kitabelerinde yer alan "Türk" adı daha çok "Türük" şeklide gösterilmektedir. Bundan dolayı Türk kelimesini Türk Devleti'nin ilk defa resmi olarak kullanılan devletin Kök-Türk imparatorluğu olduğu bilinmektedir. Kök-Türklerin ilk dönemlerinde Türk sözü bir devlet adı olarak kullanılmışken, sonrada Türk milletini ifade etmek için kullanılmaya başlanmıştır.

MS. 585 yılında Çin İmparatoru'nun KÖK-TÜRK Kağanı Işbara'ya yazdığı mektupta: "Büyük Türk Kağanı" diye hitap etmesi, İşbara Kağan'ın ise Çin İmparatoruna verdiği cevabi mektupta "Türk Devleti'nin Tanrı tarafından kuruluşundan bu yana 50 yıl geçti" hitapları Türk adını resmileştirmiştir. Kök-Türk yazıtlarında Türk sözü daha çok "Türk Budun" şeklide geçmektedir. Türk Budun'un ise Türk Milleti olduğu bilinmektedir.

XIX. asırda A. Vambery'nin ilmi izaha yakın olan fikrine göre ise Türk kelimesi "TÜREMEK"ten gelmektedir. Ziya Gökalp bunu "TÜRELİ" yani kanun ve nizam sahibi olarak açıklamıştır.

Ancak Türk sözünün cins ad olarak "GÜÇ-KUVVET" manasında olduğu, buradaki Türk kelimesinin milletin adı olan "Türk" kelimesi ile aynı olduğu A.V. Le Coq tarafından ileri sürülmüştür. Bu iddia Kök-Türk kitabelerinin çözücüsü olan V. Thomsen tarafından kabul edilmiş, aynı iddia G. Nemeth'in tetkikleri ile de ispat edilmiştir.

Ayrıca Türk kelimesinin cins isim olarak "ALTAYLI" (Ceyhun ötesi Turanlı) kavimlerini ifade etmek üzere 420 yıllarına ait bir Pers metninde, daha sonradan 515 hadiseleri dolayısıyla "Türk-Hun"(Kudretli-Hun) tabirlerinde geçtiği bilinmektedir.

İran kaynaklarında Türk sözü "Güzel İnsan" karşılığında kullanılırken, XI. yy'da Kaşgarlı Mahmut "Türk adının Türkler'e Tanrı tarafından verildiğini belirterek, "Gençlik, kuvvet, kudret ve olgunluk çağı" demek olduğunu bir kez daha belirtmiştir. Tarihçiler ise Türk kelimesinin "Güçlü-Kuvvetli" anlamına geldiğini kabul etmektedirler.

     

Edebiyatımızda  Bazı “İlk”ler… 

» İlk yerli tiyatro eseri: Şinasi / Şair Evlenmesi /1859
» İlk yerli roman: Şemsettin Sami / Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat
» İlk resmi Türkçe gazete: Takvim –i Vakayi
» İlk tarihi roman: Namık Kemal / Cezmi , A. Mithat /  Yeniçeri
» İlk özel gazete: Tercüman-ı Ahval / Şinasi ile Agah Efendi
» İlk şiir çevirisini yapan: Şinasi
» İlk makaleyi yazan: Şinasi
» Noktalama işaretlerini ilk kez  kullanan ilk Türk gazeteci: Şinasi
» İlk atasözleri kitabı: Şinasi /Durub-i Emsal-ı Osmaniye
» İlk mizah dergisi: Diyojen /Teodor Kasap

» İlk Türkçe yazılan ilk kitap: Kutadgu Bilig
» İlk siyasetname: Kutadgu Bilig
» Şiirde ilk defa Türk kelimesini kullanan: Mehmet Emin Yurdakul
» Dünya edebiyatındaki ilk modern roman: Cervantes/Don Kişot
» Sahnelenen ilk tiyatro:  Namık Kemal / Vatan yahut Silistre
» İlk sözlüğümüz: Divan-ı Lügat-it Türk
» Türk adının geçtiği ilk Türkçe metin: Orhun Abideleri
» İlk alfabemiz: Göktürk Alfabesi
» İlk Türk destanı: Alp Er Tunga Destanı
» İlk kadın romancımız: Fatma Aliye Hanım
» Dünyanın bilinen ilk destanı: Sümerlerin Gılgamış Destanı
» Kurtuluş savaşımızı doğrudan işleyen roman: Ateşten Gömlek
» İlk çocuk şiirlerini yazan:  Tevfik Fikret / Şermin

   

YENİ TÜRK HARFLERİN KABULÜ

   Cumhuriyet Dönemi'nin en önemli inkılâplarından birisi de Harf İnkılâbı'dır.
Türkler, tarih boyunca değişik alfabeler kullanmışlardır. Türklerin kullandığı ilk alfabe, Göktürk Alfabesi'dir. Bu alfabe aynı zamanda ilk millî alfabemizdir. Bundan sonra Uygur Türkleri kendilerine mahsus bir alfabe kullandılar. İslâmiyet'in kabulünden sonra Arap Alfabesi kullanılmaya başlandı. Arap harfleri, Türk Dili için uygun değildi.
   İlerlemenin önündeki en büyük engel cehaletti. Milleti bu durumdan kurtarmaya kararlı olan Mustafa Kemal, kurtuluşun yolunu da şu sözü ile gösterdi: "Büyük Türk milleti, cehaletten az emekle kısa yoldan ancak; kendi güzel ve asil diline kolay uyan böyle bir vasıta ile sıyrılabilir. Bu okuma yazma anahtarı ancak Lâtin esasından alınan Türk alfabesidir."
   Okur-yazarlığı yaymak ve cehaleti kısa zamanda gidermek için, Atatürk'ün emriyle bir komisyon kurulup yeni Türk alfabesi hazırlandı. Harf İnkılâbı'nın ilk müjdesini Mustafa Kemal 8 Ağustos 1928'de, İstanbul'daki Sarayburnu Parkı'nda halka şöyle duyurdu: "Arkadaşlar, bizim güzel ahenkli zengin dilimiz yeni Türk harfleri ile kendini gösterecektir. ... Yeni Türk harflerini çabuk öğrenmelidir. Vatandaşa, kadına, erkeğe, hamala, sandalcıya öğretiniz. Bunu vatanperverlik ve milliyetperverlik vazifesi biliniz. Bu vazifeyi yaparken düşününüz ki bir milletin, bir toplumun yüzde onu okuma yazma bilir, yüzde sekseni bilmezse, bundan insan olanlar utanmalıdır." 
   Bundan sonra yeni Türk harflerinin yaygınlaştırılması için bir seferberlik başlatıldı. Başöğretmen Atatürk, yurt seyahatine çıkıp, kara tahta başında yeni Türk harflerini vatandaşlara öğretti. Ankara'da toplanan öğretmenler birliği kongresinde, öğretmenler, Atatürk'ün açtığı bu yeni yolda sabırla çalışacaklarına ant içtiler. Üç ay gibi kısa bir zamanda inkılâp gerçekleşti, 
   1 Kasım 1928'de, yeni Türk harflerinin kabulüne ilişkin kanun, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edildi. Kanunun kabul edilmesinden sonra geniş halk kitlelerine okuma yazma öğretmek üzere "Millet Mektepleri" açıldı. 
   Atatürk, Millet Mektepleri Başöğretmeni ilân edildi (24 Kasım 1928).
Böylece, eğitim ve kültür hayatımızda yeni bir dönem başlamış oldu.

       

Orhun Abideleri Ve Bilge Kağan

Göktürkler'in "Kutluk Devri" denen üçüncü ve son devirlerinden kalma abide niteliğindeki taş kitabeler Türk dili ve edebiyatının ilk yazılı metinleri ve Türk tarihinin en eski Türkçe belgeleridir.

Bugünkü Moğolistan'da; Hangan Dağları'nın kuzeyindeki Koşu Çaydam bölgesinde, eski Türk başkenti Ötüken'e yakın, Orhun ırmağının eski yatağı kenarına dikilmiş oldukları için ırmağın adı bu abidelere de isim olmuştur.

Vezir Tonyukuk, Kül Tigin ve Bilge Kağan adına dikilen abidelere adeta eski Türk tarihi yazılmış ve ölümsüz bir belge olarak günümüze kadar gelmiştir.

Bilge Kağan, 716 - 734 yılları arasında 18 yıl Türk Devleti'ni idare etmiş olan devlet adamıdır. İlteriş Kağan'ın oğlu, Kapgan Kağan'ın yeğeni, Kül Tigin'in ağabeyi ve Tonyukuk'un damadıdır.



Ölümünden sonra Bilge Kağan adına dikilen abidede Göktürklerin Bumin ve İstemi Kağan zamanlarındaki güçlü devirleri, sonra Çin'e nasıl esir oldukları, sonra Çin'e nasıl esir oldukları, Çin esaretinden kurtuluşları ve savaşları anlatılmakta, Bilge Kağan adeta karşımıza geçip konuşmaktadır. İşte O'nun konuşmasından bir bölüm:

"- Ben Türk Bilge Kağan!..
Bilhassa küçük kardeşim, yeğenim, oğlum ve bütün soylu milletim!
Güneydaki Şadapıt Beyleri, kuzeydeki Tarkanlar, Buyruk Beyleri!
Otuz Tatar, Dokuz Oğuz Beyleri, halkım... Bu sözleri iyice işit, sağlamca dinle!..

Doğuda gün doğusuna, güneyde gün ortasına, batıda gün batısına,
Kuzeyde gece ortasına kadar hep milletler bana bağlıdır.
Bunca milleti hep düzene soktum, ilerlettim.
Doğuda Şantung Ovası'na kadar ordu sevkettim, denize ulaşmama az kaldı.


Güneyde Dokuz Ersin'e kadar sefer ettim,
Tibet'e erişmeme az kaldı.
Batıda inci Nehri'ni geçerek Demirkapı'ya,
Kuzeyde Yir Bayurku Yeri'ne kadar ordu sevkettim.

Bunca yerlere kadar gittim.
İl tutacak yer yalnızca Ötüken Yaylası imiş.
Ötüken'de oturup Çin milleti ile anlaştım.
Çin Kağanı altını, gümüşü, ipeği sıkıntısız, öylece gönderiyor.

Yalnız şunu anladım ki, Çin milletinin sözü tatlı, ipek kumaşı yumuşak imiş!
Tatlı sözle, yumuşak ipekle aldatıp uzak milleti öylece taklaştırır.
Yaklaştırdıktan sonra da ona kötülükler eder;
Bilgili, cesur insanları ilerletmez; yanılan insanı yaşatmazmış!

Çinlinin tatlı sözüne, yumuşak ipeğine aldanıp, Türk Milleti, çok çok öldün!
Böyle giderse, daha da öleceksin! Sonra, güneyde Çogay Ormanı'na,
Töğültün Ovası'na kadar konayım dersen;
Türk Milleti, öleceksin!..

Türk Milleti! Acıkırsan tokluğu, bir doyarsan da açlığı düşünmezsin.
Böyle olduğun için, seni doyuran Kağanının sözünü dinlemedin, gittin.
Gittiğin yerlerde hep mahvoldun, yok edildin.
Orada, geri kalanınla her yere zayıflayarak, ölerek yürüyordun.

Tanrı buyurduğu için, devletli olduğum için size Kağan oldum.
Kağan olunca aç - fakir milleti hep topladım.
Fakir milleti zengin, az milleti çok kıldım.
Yoksa bu sözümde yalan var mı?

Kağan olduktan sonra Tanrı yardım ettiği için dört yöndeki milleti derleyip toparladım.
Türgiş Kağanı'nın kızını büyük bir törenle oğluma alıverdim.

Başlıya baş eğdirdim, dizliye diz çöktürdüm.
Tanrı yardım ettiği için; gözle görülmeyen,
Kulakla işitilmeyen yerleri milletime kazandırdım.
Gittiğim yerlerin sarı altınını, beyaz gümüşünü, işlenmiş ipeğini hep aldım.

Darının ekimli olanını, binek atını, aygırını, kara samurunu, mavi sincabını Türk Milleti'ne kazanıverdim.
Benim Türk Beylerim, Milletim!

Kağanından, beylerinden ayrılmazsan iyilik görecek, dertsiz olacaksın.
İşte, taş yontturup gönül sözümü vurdurdum.
Bunu görüp bilin ki, sonsuza kadar kalacak ölümsüz taş yontturdum.

Ey Türk - Oğuz Beyleri, Milleti, işitin:

Üstte gök çökmedikçe, altta yer delinmedikçe ilini - töreni kim bozabilir?

Ey Türk Milleti! Titre ve kendine dön!..

GÖKTÜRK ALFABESİ

     

TÜRKÇEMİZ NE KADAR ÖNEMSENİYOR?


               Bizler, Türkçe konuşan, Türkçe yaşayan bir ulus olarak en iyi ve sistemli düşünmeyi yalnızca öz dilimiz Türkçe ile gerçekleştirebiliriz. Hiçbir ulus, öz dilinden başka bir dil kullanarak daha iyi ve sistemli düşünemez. Bu bağlamda, Türkçe, ruhumuzdur, özümüzdür, kimliğimizdir. Bizi birbirimize bağlayan en güçlü bağdır. Türkçe olmazsa Türk de olmaz.

Bu gerçekler açık seçik ortadayken, günümüzde Türkçeye olan ilgi ve özen ne yazık ki giderek azalmaktadır. Televizyon, radyo gibi kitle iletişim araçlarında, yazılı basında, işyeri ve dükkân tabelalarında, yerli ürün adlarında Türkçenin çok kötü kullanıldığına; Türkçesi olduğu halde yabancı sözcüklerin tercih edildiğine tanık olmaktayız. 21. yüzyılın hızlı değişim sürecinde bütün çağdaş ülkeler anadillerini her türlü yabancılaşmadan, kirlilikten ve bozulmadan koruyacak önlemler almakta, bu önlemleri de yasalaştırmaktadırlar. Buna karşın, Türkiye’de Türkçemizi korumak için buna benzer girişimler ne yazık ki yetersiz kalmaktadır.

Bu çabaların yetersizliği ve bilinçsizlik nedeniyle özellikle büyük kentlerdeki iş yeri tabelalarında Türkçe sözcüklerin kullanım oranı her geçen gün azalmaktadır. İşte başkentimiz Ankara’daki bazı iş yeri adları: Green Line, Hobby Kuaför, Medussa, Dress Women, Cottonland, Mystical Parfümeri, Dynamic Cafe, Miss Takı, Fantacy Cafe, Slipper Center, Lezita Salad Bar, Candy Kids, Veroni Giyim, Vocal Giyim, Black Point İnternet Cafe, Bazaar… İnsana yabancı bir ülkede yaşıyormuş hissi veren bu tabelalar dil konusundaki bilinçsizliğin en açık kanıtıdır. Anlamını herkesçe bilinen “alışveriş merkezi” sözü varken “shopping center” yazılmasının başka bir açıklaması olabilir mi?

Aynı yabancılaşmayı Türk yapımı ürünlerin adlarında da görüyoruz: Cafe Crown, King Top, Kitymilk, Chewy Dent, Alpella, Rondo, Stars, Coco Star, Caramio, Kremini, Hero Baby, Finger, Link, Gusti, ColaTurka, Bolero…

Diğer Türk ürünlerinin adlarında da buna benzer bir yabancılaşma hemen göze çarpmaktadır.

Mobilya markalarında ise bu yabancılaşma çok daha yüksek boyutlara varmaktadır. İşte Türkiye’nin en büyük mobilya markalarından birinin ürün adlarından bazıları: Croma, Coctail Maksi, Coctail De Luxe, Casserte, Pera, Lifestyle, Practica, Solid, Comfy, Plus, Handy, Veneto, Prato, Salerno, Livorno, Livorno, Kasseria, Alfa, Western De Luxe, Easy Kid, Rapido, Regency… Diğer mobilya markalarında da durum pek farklı değildir.

Ev aletleri üreticisi Arzum’un kullandığı bazı adlara bakalım: Proset, Robby, Mio Grande, Mixset Blender, Multistar, Vivamix, Perito, Quattro, Fiamma, Rito, Sabrosa, Alimente, Experto, Prego, Kahwe, Allora, Fidato Cyclone, Palpo, Capello, Bellezza, Pupilpa… Giyim sektöründe de durum çok farklı değildir? Seven Hill, Colin’s, Little Big, Loft gibi giyim markalarının aslında Türk olduğunu biliyor muydunuz? Bu markaların sahipleri kendi çocuklarına da böyle yabancı adlar veriyorlar mı acaba?

Tüm bu yozlaşmanın ve yabancılaşmanın en büyük nedeni, adı geçen şirketlerin Türkçeye karşı duyarsız ve bilinçsiz olmalarıdır.

Karamanoğlu Mehmet Bey, 13 Mayıs 1277 yılında Türkçeyi devlet dili ilan eden bir ferman yayımlamıştı. Bu fermanın üzerinden tam 729 yıl geçti. Karamanoğlu Mehmet Bey’in 729 yıl önce sezdiği yanlışlıkları, çarpıklıkları ve yozlaşmayı bugün hâlâ anlayamayan, anlamak istemeyenler var. Türkçeye verdikleri zararları onlara anlatması gereken de biziz. İlgili markaların müşteri hizmetlerine açılacak bir telefonla ya da internet üzerinden gönderilecek bir e-posta ile tepkimizi iletmemiz gerekiyor. Yoksa Türkçenin dışlanmasına, kenara itilmesine seyirci kalmaktan başka bir şey yapmamış oluruz.

Bizi birbirimize bağlayan en güçlü bağ, Türkçedir. Türkçemize hep birlikte sahip çıkalım. Onu gelecek kuşaklara en güzel biçimde bırakalım.

 

TÜRKÇE'NİN ÜSTÜNLÜKLERİ

Türkçe diğer dillerden üstün bir dil olduğu tarışılmaz bir gerçekken nedense bunu kendimize dahi inandırmanın güçlüklerini yaşıyoruz. Yüzyıllardır bu kadar hor görülmesine rağmen hala ayakta durabiliyorsa bu durum en başta dilimizin ne kadar güçlü olduğunu göstermez mi? Bir gün Türkçenin üstünlüklerini arkadaşlarımla konuşurken içlerinden biri "Türkçe bizim kendi dilimiz onu savunmak ve korumak için üstün olması gerekmez" demişti. Evet çok haklı üstün olmasa da sahip çıkmamız gerekirdi çünkü bizim dilimiz. İşte size tesbit edebildiğimiz kadarıyla Türkçenin üstünlüklerini anlatan bir kaç madde..
1-Önce insan: Dünyadaki yaygın dillerin birçoğunda insan ile eşya arasında fark yoktur, cinsiyet ayırımı vardır. Oysa Türkçemizde bütün insanlar eşittir ve diğer doğa varlıklarından farklıdır. Örnek olarak şu cümleye bakın "İnek ve yavrusu otluyor." Benzeri bir cümlede özne insan olduğunda şu şekil oluşacaktır "Anne ve çocuğu yemek yiyorlar." Bu iki cümle birbirlerine çok benziyor fakat dikkat ederseniz yüklemin sonunda -lar takısı sadece insanlar söz konusu olduğunda ekleniyor. Bir dilin insana önem vermesi ve cinsiyet ayrımı yapmadan her insanı eşit kabul etmesi üstün bir özellik değil de nedir. En azından bu özellik sayesinde sözlerinde üçüncü tekil şahıs geçen bütün şarkılar ve türküler hem kadınlar hem de erkekler tarafından rahatlıkla söylenebilmektedir.
2-Kelime türetme yeteneği: Eklemeli dillerin en güzel özelliklerinden biri kelime üretme imkânlarının çok geniş olmasıdır. Kökten kelime türetildiği gibi türetilmiş kelimelere yeniden ekleme yapma imkânı bulunmaktadır.
3-Türkçede kelimelere vurgu sayesinde anlatım gücü çeşitliliği sağlanabilir. Örneğin "Onu buradan atmalıyım". Cümlesinde her kelimeye ayrı ayrı vurgu yapalım, göreceğiz ki hangi kelimeyi vurgularsak o unsura daha fazla dikkat çekmiş oluyoruz. Kimi buradan atmalısın? Sorusuna yanıt "Onu buradan atmalyım". Onu nereden atmalısın sorusuna yanıt; Onu buradan atmalıyım. Onu ne yapmalısın sorusuna yanıt; Onu buradan atmalıyım.
4- Gizli sözcük zenginliği: Türkçede genelde kullanılmayan birçok gizli kelime vardır. Genelde kullanılmayan kelimeler dilin parçası sayılır mı hiç diyeceksiniz. Başka dillerde sayılmayabilir ama Türkçede sayılmalıdır. Eğer bir kişi bu gizli kelimeyi kullanacak olursa karşıdaki de bunu anlayacak olursa neden sayılmasın. Sözcük köklerini ve isim yapan ekleri terk etmediğimiz sürece gizli kelimeler de bizi terk etmez, her an kullanılmayı beklerler. Türkçenin binlerce yıl ayakta kalabilmesinin sırrı da belki burada yatmaktadır. Türkçede atıl bekleyen kelimeler o kadar çoktur ki bazı dillerin kelime sayısından bile fazladır. Gizli olan ve olmayan kelimelere örnek verelim; Ver kökünden vergi türetilmiştir günümüzde kullanılmaktadır yani gizli bir kelime değildir, oysa al kökünden algı kullanılmamaktadır, "dilenci insanlardan algı topluyordu" cümlesi sizce ne manaya geldiği az çok anlaşılmıyor mu algı= sadaka değil mi?. Duy kökünden duygu, gör kökünden görgü kullanılmaktadır, dur kökünden durgu ise kullanılmamaktadır. "Trafik durgusuna yakalandım" gibi bir cümle kurduğumuzda (ilk defa kullanıldığı için tuhaf gelebilir) bu cümlenin de ne manaya geldiğini anlayabiliriz. Gizli kelimelerim sayısı sadece köklerle sınırlı değil, bir ekle yetinmeyip ikinci ve üçüncü eklemeler yaparak aynı kelime üzerinde kelime türetme olasılık sayısını arttırmak mümkündür. Durguluk, durguç, durgucuk vs.
5- Kelime haznesi konusunda gizli kelimelerin katkısından yukarıda bahsetmiştik. Bir de kelime haznesini artıran fakat birçoğu sözlüklerimizde yer almayan Türkçenin cümle içindeki geçici kelimeleri vardır. "Sigarasında bir kaç içimlik yer kalmıştı" cümlesindeki içimlik kelimesinde olduğu gibi.
6- Türkçede kelimeler cümle içinde çok değişik yerde kullanılabilir. Cümledeki yerine bağlı olarak farklı bir anlam kazanan cümle aynı kelimelerle değişik ifadeler sağlamaktadır. "Gökteki yıldız parlıyordu" ile "Yıldız gökte parlıyordu" aynı anlamı taşımaz. Bu şekilde kullanımlar Türkçede çok yaygındır. Birçok dilde ise kelimelerin yerini değiştirmek hem kolay değildir hem de değiştirilse bile anlamda farklılık meydana gelmez.
7-Türkçe kendini ispat etmiş en eski diller arasındadır. Doğal şartlara uyum gösteremeyen canlı türleri yok olmaktadır. Türkçe terk edilmeye çalışılmış (Osmanlıcada olduğu gibi) fakat kendini toparlayıp yeniden canlanmıştır. Günümüzde Türkçe kadar köklerine bağlı bir dil çok azdır. Avrupa dillerinin geçmişi 400-500 yıllıktır. Belki 200 yıl sonraki dünya yüzeyinde birbirini anlamayan fakat İngilizce konuşan değişik halklar olacaktır çünkü bu gün dahi İngilizce çok yerde farklılaşmaktadır. Zaten Latince aynı akıbete uğrayarak çatallaşmış Fransızca, almanca, İngilizce dilleri meydana gelmişti. Türkçe yine köklerine bağlı olarak ayakta durabilecektir ( yeter ki terk edilmesin). Binlerce yıl geçmesine rağmen dünyadaki Türkçe konuşan insanların dilleri Latin dillerindeki örnekteki gibi ayrı diller olarak değil farklı lehçeler olarak kabul edilmektedir.
8- Türkçe olduğu gibi yazılan-yazılabilen bir dildir. Bir sesi ifade ederken tek bir harf kullanılmaktadır. Bu açılardan okuma yazma öğrenimi, programlama dili (henüz ciddi bir çalışma yok), bilimsel isimlendirmelerde (çok az kullanılsa da) üstünlük taşımaktadır.
9-Ses uyumu: Ünlü ünsüz uyumu, kelime sonlarına gelen eklerden sonra bazı harflerin yumuşaması gibi özellikler Türkçenin ses olarak kulağa hoş gelen bir dil olmasına sebep olmaktadır. Üstelik insan doğasına en uygun sesleri barındırmaktadır. Bazı kasıtlı yanlış dayatmaların aksine Türkçe şarkı, şiir ve edebiyat için en uygun dildir.